28 Şubat 2012 Salı

ÇİRKİN KADIN YOKTUR





Fakat ne bilsin kadın
Takma tırnaklarıyla tutunduğu hayatın
Kendisinin olmadığını?

Uyandı kadın; bir yanında duvar, diğer yanında çıplak sırtı bir erkeğin. Baktı uyuyan adamına, hiç ondan önce kalkmamasına rağmen duvar kenarına yatmayışına –yine içinden- söylenerek yatağın ayakucuna doğru sürükledi uykulu gövdesini. O daha yataktan çıkmadan, adam uykusunda dönüp kadının yatakta bıraktığı sıcak çukurluğa sokuldu. Tüm gece sırtıyla yüzleştiği adamı yüzünün yastıktaki izinde yüzüstü bırakıp çıktı odadan.

Sabahlığını mutfağa uzanan koridorda giydi. Ezbere buldu çaydanlığı, ezbere doldurdu suyu, ezbere yaktı ocağı… Ezbere çıkıp giderken mutfaktan, yine koridorda çıkardı sabahlığını, bu sefer banyo istikametinde. Suyu açtı, akıttı üstünden teninde tenleşmiş, kendisinin olmayan teri. Ekstra hacim veren formüllü şampuanıyla ince telli saçlarını yıkadı, durulanmadan, gözü kapalı uzandı spa masajı etkili duş jeline, ölü deri soyucu banyo lifinin üzerine bir miktar döktü, aceleyle yıkadı vücudunu da; suyun kendisini yormasına ya da dinlendirmesine izin vermeden çıktı duştan. Buğulanmış aynada siluetini gördü yeterince zayıf buldu kendini, sevindi. Saçlarını havluya sardı, buğulu aynadaki Hint fakirine gülümserken bornozunu giydi. Omuzlarına yüklenen buharın ağırlığından ağır adımlarla kaçarak çıktı banyodan, mutfağa yöneldi, zamanlama mükemmeldi.

Islak bacaklarına ıslık çalan koca göbekli çaydanlığa ses etmedi. Buzdolabından kahvaltılıkları çıkarıp masaya yerleştirirken kadının, ıslığına aldırmazlığına sinirlenen çaydanlık homurdanmaya başladı. O zaman kadın demliğe uzandı ince bilekleriyle, çaydanlığın çeliğinde pembe havluyla çerçevelenmiş kocaman ağızlı şişman yanaklı suratı gördü. Kapağa doğru daralan alnında bir leke olduğunu işte o zaman fark etti. Önce demliğin üzerinde bir leke zannetti ama başı hareket edince leke de hareket ediyordu. Evet! Alnının tam ortasında iki kaşının arasında bir leke vardı belli belirsiz. Rutinini bozdu sevgilisini uyandırmaya gitmek yerine yeniden banyoya koştu.Aynaya bakmalıydı. Aynalar çaydanlıklar ve tencere kapakları gibi gerçeği çarpıtmaz ya da daha eğlenceli hale getirmezlerdi.

Banyodaki buhar dağılmıştı. Aynanın hafif buğulu yüzeyini elinin içiyle sildi, baktı: Alnında bir leke vardı, sivilce değil, yara değil, yastığın yüzünde bıraktığı uykunun ayak izi değil, bir leke! Parmaklarının ucuyla silmeye çalıştı, geçmiyordu. Aksine gittikçe belirginleşiyordu. Sanki leke teninin üzerinde değil teni lekenin üzerindeydi. Anlam veremediği bir suçlulukla kilitledi kapıyı. Banyo konsolu üzerindeki tüplerden birini kestirdi gözüne: peeling etkili yüz temizleyici jel. İşaret parmağının ucuna jelden biraz sıkıp dairesel hareketlerle ovmaya başladı lekenin bulunduğu yeri, parmağı ile alnı arasında yuvarlanan çilek çekirdeklerini hissetti. Birazdan leke gitmiş olacaktı ‘yine de cildiyeye bir görüneyim’ diye düşündü, mevsim değişikliğinden cildi mi kuruyordu ne? Görmediği halde lekenin çıktığına ikna olarak eğilip yüzünü yıkadı, gözleri kapalı, havluya uzandı yüzünü kuruladı. Yeniden baktı: Leke etrafı ovalanmaktan kızarmış olduğu halde hala oradaydı. Peeling etkili yüz temizleyici jelden daha fazla bir miktarı tüm avcuna sıkıp daha sert ovalamaya başladı kadın, bu defa sadece lekenin bulunduğu yeri değil tüm alnını. Yeniden çilek çekirdekleri, yeniden su, yeniden ayna. Fakat aynaya bakmasıyla –şaşkınlıktan mı, korkudan mı bilinmez- çığlık atması bir oldu: Alnındaki lekeyi peeling etkili temizleyicilerle çıkarmaya çalışırken o kadar ovalamıştı ki kadın; alınyazısı ortaya çıkmıştı!

Kadın, dehşet içinde, alnındaki kargacık burgacık harflere bakarken banyonun kapısı vuruldu telaşla. Adam çığlığını duymuş olmalıydı, ne olduğunu soruyordu. Kadın sesindeki titrekliği yutarak gitmesini, kendi evinde duş almasını söyledi. Ayaküstü bir de yalan uydurdu: memleketten bir misafiri gelecekti eve. Kadın suyu yeniden açtı adamın söylediklerini duymuyor olabilmek için. Bu yalanın adamı ikna ettiğine, şu anda yatak odasında aceleyle pantolonunu giyerken bir taraftan da gömleğini nereye koyduğunu bulmaya çalıştığına emindi. Yine de dış kapının sesini duyana kadar ban yo kapısına sırtı dayalı oturup bekledi. Böylece alınyazısı konusunu düşünmeyi de biraz erteledi. Açık bıraktığı sıcak suyun buharı göğüs kafesinin üzerine çöküyordu. Ayna yeniden buğulanmıştı. Kalktı aynadaki siluetini karşısına aldı, bornozdan yılanın kabuğundan çıkması gibi sıyrıldı saçlarında unuttuğu havluyu da açtı. Havlu extra hacim veren şampuan gibi, saçları ıslak havlu gibi kokuyordu. Buhar ağırlaşıyordu fayansların, aynanın, banyo dolaplarının buzlu camlarının üzerinde ama en çok göğüs kafesinde kadının… Aynanın yüzeyi artık kaldıramayacak hale gelince buğuyu, ağırlaşan ilk damla kaydı aynanın yüzeyinden, diğerleri onu izledi. Ve kadının göğsünün gittikçe daralan hacmi kaldıramayacak hale gelince bunu… Su buhara, buhar buğuya, buğu suya, su buhara… dönüşürken kadın bir türlü bulamadı nasıl çıkartacağını alnındaki ‘kader’ denen dövmeyi. Alnında bir lekeyle dolaşmaya alışabilirdi belki ama bu yazılarla hilkat garibesine benziyordu.

Kalktı suyu kapattı, aynanın buğusunu silip baktı yüzüne; ne kötü alınyazısı vardı, okunaklı bile değildi, Tanrı’nın el yazısı ne çirkindi! Ama kararını vermişti, silemiyorsa üstünü kapatabilirdi. Laf olsun diye zaten ıslak olan bornozu teninde suyun terlediği bedenine sarıp yatak odasına geçti. Aynalı şifonyerin önündeki tahtvari sandalyesine oturup makyaj malzemelerini gelişigüzel doldurduğu küçük sandığı karıştırmaya başladı. Yaradılıştan en nursuz kadınları bile ay yüzlü birer güzele dönüştürebilen bu kozmetik mucizeleri iki satır yazının da üstesinden gelebilirdi ya. Çirkin kadın yoktu  elbet: Sivilceler yoktu az maske vardı, çiller yoktu az fondöten vardı, göz torbaları yoktu az aydınlatıcı vardı vesselam… Bunları düşünürken güldü, sonra alnında bir bildiriyle gezerken bunları düşünebildiğine güldü, sonra göz kenarlarında gülmekten oluşan kaz ayaklarına bakıp kaş çatmaktan alnının kırışmasına güldü.

Gül kokulu makyaj sandığından bulabildiği tüm fondöten, kapatıcı ve pudralarını çıkardı. Önce cildini bir güzel nemlendirdi sonra da başladı her sabah yaptığı gibi yüzünün üzerine yeni bir yüz çizmeye, tek fark bugün alın bölgesine biraz daha yoğunlaşmasıydı…

Nafile! Ne sürse kapatamadı alnındaki anlamsız yazıları. Bir gölgeyi gömmeye çalışmak gibiydi: ne kadar çok çabalasa ne kadar çok sürse sanki o kadar yükseliyor, o kadar belirginleşiyordu harfler. Bu halde dışarı çıkmasına imkan yoktu. Güzel olmalıydı her gün olduğu gibi. Evet, çirkin kadın yoktu… Ve evet! O var olmalıydı! Tam sıkıntıdan saçını başını yolacak kıvama gelmişti ki kavradığı bir tutam saçı elinden bırakmadan çekmeceleri karıştırmaya başladı. Bir makas buldu , bir tutam perçem kesip alnına düşürdü. Zaten bu yıl dağınık perçemler modaydı . Sırma saçarıyla perdeleyiverdi alınyazısını. Kaldığı yerden devam etti sonra,yüzünün üstüne yeni bir yüz çizmeye: gözlerini bir ahudan kopyaladı, kirpiklerini geceden… ve kıpkırmızı bir rujla mühürledi dudaklarını…

28.09.2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder